27 Nisan 2020 Pazartesi

12 MART 2020 perşembe

12 MART 2020      İSTANBUL

Bulutlu ve karanlık bir  İstanbul sabahına uyanmak hiç hoşuma gitmiyor, yataktan kalkarken sırtımın ağrısı epey canımı sıkıyor her zamanki gibi. Tek umudum yüzerek sırt kaslarımı çalıştırmaktı fakat güme gitti salgın yüzünden.

Gün geçtikçe hasta sayısı artıyor, endişelendiğimi hissediyorum. Bir mucize olsun istiyorum ama ne isteyeceğimi de bilemiyorum doğrusu. Dışarıya çıkmaya hazırlanırken telefonum çalıyor, nisan ayı içerisinde İzmir ve Denizli'de  Olten filarmoni ile vereceğim konserlerin detayları hakkında konuşuyoruz, çünkü yeni şarkılar ekledim repertuvarıma.

Yeni şarkıları seçerken benim için en önemli kriter, şarkıyı ilk dinlediğimde ruhumda bir duyguyu harekete geçirebiliyor olması. Bu hareket, gözyaşı, mutluluk, huzur, çoşkuyla dolup taşmak, şarkıyı saatlerce günlerce dinleme isteği, ilham, yaşama sevinci, hüzün vs. olabilir.
Eğer müziği çok seversem, başka hiç bir şey dinlemeden saatlerce, günlerce, aylarca yıllarca dinleyebilirim, şaka yapmıyorum gerçek bu.

Yaşadığım bir olayı anlatınca daha iyi anlayacaksınız emin olun.

Üniversite yıllarımda,  başrollerini Jeremy Irons ve Robert De Niro'nun paylaştığı, müziklerini Ennio Morricone'nin yaptığı Mıssıon adlı filmi izlemiştim.  Hayatımdan 1,5 yılımı çalacak olan müzikle tanıştığımı nereden bilebilirdim. İlk dinlediğim andan itibaren kulaklarım bu müziğe, hatta korolu bölümlerine aşık olmuş, her aşık gibi, onu yanında ve içinde duymak istemişti.  Benim ise en büyük hatam,  ders çalışırken bu  büyüleyici, efsunlu melodileri dinleyerek bambaşka alemlere dalmak ve sonrasında da buraları terk-i i diyar etmemdi.
Eh ben  buraları terk-i diyar edince, derslerde beni terk-i diyar etti doğal olarak.

 Bugün anlıyorum ki, hayallere daldığım, melodilerle dolup taştığım o saatlerde, aslında geleceğimi yaratıyormuşum ne muazzam bir şey, kısa bir zaman sonrada  Devlet Çoksesli Korosundaki görevime başladım. Gönülden istemek böyle bir şey olsa gerek. Hissederek, coşkuyla ve gelecekteki fotoğrafı düşünerek, o anda olarak. Hayatıma şimdilerde baktığımda, aslında bunu hep yaptığımın farkına vardım. Hayal etmek iyidir Serenad, hayal perestlikle karıştırmadığın sürece.

Anılara geri dönünce konumu unutuyorum, tıpkı, röportajlarda  sorulan soruları cevaplamaya başladığımda, soruyu unuttuğum gibi, komik bir durum.

Konuya geri dönersem şarkı seçimlerimi, benim hayatım,
yaşanmışlıklarım ve  duygusal haritam belirliyor, herkeste olduğu gibi. Zannediyorum ki, bu yüzden her birimiz farklı müzik türlerinden, şarkılardan, şiirlerden, kitaplardan, filmlerden hatta farklı  insanlardan hoşlanıyoruz.

Alış verişimi yaptım," zaten yalnızım, tek kişi ne yer ne içerki" diyerek  gereksinimlerimi alıp evime döndüm. Market sakindi ama insanların yüzünde biraz şaşkınlık, biraz da endişe vardı. 
Artık hazırım evde oturmaya, çok hevesli gördüm kendimi doğrusu.

25 Nisan 2020 Cumartesi

11 MART 2020 çarşamba

11 MART 2020  İSTANBUL


Aksi giden bir şeyler var artık hayatlarımızda. Dünyada ölümlerin arttığı haberleri ardı ardına geliyor, evlerimizden çıkmamamız salık veriliyor. Dışarıda yapılacak işlerimi  hemen yapmalıyım, şansa bırakmamalıyım, ne olacağı belli değil artık.
İlk başlarda " bizim sınırlarımızdan içeri girmez bu virüs" gibi  çocukça bir fikrim de vardı, öyle ya filmlerde olurdu böyle şeyler, seyreder geçerdik. Fakat işler ciddi gibi görünüyor.

Hazırlıklarımı yapıp evden çıkıyorum. Majör Müzik ofisine gittiğimde Selda halamı, ofisin kapısında kediyle sohbet ederken buluyorum.Ona evden yemek getirdiğini, çok sevdiği ıslak mamalardan da aldığını söylüyor, nasıl sevecen ve şevkatli bir ses tonuyla konuşuyor anlatamam, evladı olasınız geliyor .Onun için normal olan bu davranışına, ben kahkahalarla gülerken bir anı canlanıyor hemen gözümde..Bunu size anlatmadan geçemem.

Evlerinde kedisi olanlar bilirler, her kedinin ayrı bir karekteri vardır. Günlerden birgün sohbetimiz esnasında  Ferhan abla, halamın evindeki kedilerinin karekterleri üzerinden bir yorumda bulunuyordu MIRNIKE MIRNAVÇİÇEK  adlı kedisinden bahsederken halam, Ferhan ablanın  cümlesini yarıda kesmiş ve çok ciddi bir  ses tonuyla,
"lütfen MIRNIKE hakkında  böyle konuşma,  dikkat etmeden onun yanında da bu cümleleri söylüyorsun, yavrucak  çok üzülüyor, alınıyor, güceniyor, içe dönüyor "demişti. Kedilerin psikolojileri hakkında yaptığı yorumları şaşkınlıkla dinlerken başka bir hikayeyi de anlatıvermişti hemen.
Çok sevdiği VANİLYA isimli kedisine, halamın algılarına göre, evdeki başka bir kedi  mobing uyguluyordu. Bu kedinin vanilyayı aşağıladığını, hor gördüğünü,  küçük düşürdüğünü ve bu yüzdende  vanilyanın kanser olup öldüğünü anlatınca  " dur Serenad " dedim kendi kendime. Veteriner Selim Bağcan'ın kızı olmak böyle bir şey olsa gerek, işin içinde benim algılayamadığım biraz  efsun, biraz da bilinmedik güçler var.

İşleri biraz azalttık gibi ama yinede yapılacaklar çok fazla. Eve geldim, alış verişimi yarın yapmaya karar verdim. İstanbul trafiğinde araba kullanmak yordu beni yine, başım ağrıyor stresten,sıcak bir ıhlamur iyi gider şimdi.

19 Nisan 2020 Pazar

9 MART 2020 pazartesi İÇE BÜKÜLEN KORONA GÜNCEM


             1  OCAK  2020

Wuhan'da balık pazarı kapatılıyor


             20 OCAK 2020

Dünya Sağlık Örgütü korona virüsü zirvesinde bir araya geliyor


             21 OCAK 2020

 A.B.D ‘de 6 kişi virüsten ölüyor.
Çin’de vaka sayısı artıyor.
Türkiye havalimanlarında önlemler alınmaya başlıyor.
Almanya hazırlıklarını sürdürüyor


           30 OCAK 2020

ÇİN’de Wuhan kentine giriş çıkışlar yasaklanıyor.


           6 ŞUBAT 2020

A.B.D.’de hasta sayısı 12 ye yükseldi.
Wisconsinde, Çin’den getirilen 1275 Amerikan vatandaşı, 6 askeri üsse, şubat sonuna kadar gözlem altına alınıyor.
Delta ve American Airlines Çin’e uçuşları durduruyor.


         17 ŞUBAT 2020

 Çin dışında 26 ülkeye yayılan virüs 1770 den fazla ölüme neden oluyor.


         21 ŞUBAT 2020

İtalya’da ilk ölümle birlikte 10 belde kırmızı bölge ilan ediliyor.

     

          29 ŞUBAT 2020

A.B.D ‘de kuzey Kaliforniya ,Washington ve Oregon eyaletlerinde de ölümler  başlıyor.
Vatandaşlarını  İtalya ve Güney Koreye gitmemeleri için uyarıyor.
Irandan  gelecek olanları ,A.B.D ‘ye  almayacağını açıklıyor.





                           9 MART 2020 (pazartesi)                          İSTANBUL                                                         


Bugün, ayların yorgunluğunu üstümde hissedercesine gözlerimi açtım yeni güne. Kıpırdamak istesemde, sırtımdaki inanılmaz ağrılardan dolayı bunu yapamadım. 
Kendime çok kızıyorum böyle ağrılar hissettiğim zaman,bedenimi hiçe saymışım ve onun isteklerini göz ardı etmişim gibi geliyor. Ayrıca  bunun bilincinde olduğum halde, hiç bir şey yapmıyor olmak da suçluluğumun yanında vicdanımı  çok rahatsız ediyor.

-  Ah be Serenad, güzel kızım (ben kendimle konuştuğum zaman, güzel kızım diye hitap ederim ve  çocukluk yüzüm geliverir gözümün önüne; ışıl ışıl , saf, narin, meraklı)

 -  Yine ne kadar acımasızsın kendine karşı, diyerek başlıyorum cümlelerime

-   Şu huyundan hiç vazgeçmedin , vazgeçemedin be yavrum.

-  Kendine yeni bir düzen kuruyorsun .Her gün aşkla tutkuyla  saatlerce şarkı söylediğin işin ve   arkadaşların yok artık. (Devlet çoksesli korosundan ayrılalı bir kaç sene oldu ve çok özlüyorum)

-  Kendi yolculuğunu merak ederek çıktığın bu yolculuk, şehir değiştirmeni gerektirdi. İlk başta biraz dirensende sonunda akışa teslim olup Ankara’dan İstanbul’a  geldin.

-  Yerleşik düzene geçeli , şunun şurasında ne kadar oldu?
-  1 ay
-  ah be yavrum, ah be güzel kızım, elbette yorulacaksın şehirler arası git gellerden, son zamanlarda ardı ardına verdiğin konserler de cabası.
Seni asıl yoranın , kendi içinde yaşadığın gel gitler olduğunun farkındasındır umarım .

-  ooff yaaa…Bir bırakırsam bu içsel konuşmalar akşama kadar sürer, halbuki yapılacak çok fazla iş  ve konuşma var.

SERENAD albümümün çalışmaları iki  yıl sürdü. O zaman içerisinde İstanbul’da, çok sevdiğim dostlarımın evinde bazende otellerde kaldım. Ankara’daki güvenlik ve konfor alanımdan çıktığım, o zorlu dönemlerde, neredeyse  bir kabin boyu valizin içine sığacak kadar eşya ile yaşamımı sürdürmek çok hoşuma gitti .Ne kadar lüzumsuz harcamalar yapıp, ne kadar ihtiyacım olmayan şeyleri yük ediniyormuşum. İdrake geçtim ve o günlerden bugüne hala öyle yaşıyorum.
Istanbuldaki yeni evim, yeni düşünce tarzımı, aynı zamanda  eylemimi yansıtıyor.
Gereksiz hiç bir şey yok  alanımda
Büyük metrekarelere de ihtiyacım yok artık
Odalara, ebeveyn banyolarına, limonluklara, kilerlere.
Sadece gökyüzünü ve ağaçları görebileyim yeter bana.

Zihinsel  kabuklarımı soydukça, zaman içerisinde lüzumsuz gördüğüm eşyaları hemen ihtiyacı olanlara ulaştırıyorum, tahammülüm kalmamış artık israfa.
Sırt ağrım biraz hafifledi. İlk uyandığımda  güne güler yüzle başlamamı  engelliyor uzun zamandır. Benim için bir sorun artık bu konu.

Her neyse günümü planlayıp evden erken çıkmam lazım, çünkü  Istanbul trafiğine arabayla çıkmaya cesaret edemiyorum hala. İnsanlar vahşice araba kullanıyorlar burada ya da trafiğe çıkınca vahşileşiyorlar.
Sanki genel trafik kurallarının dışında, herkesin kendi kuralı varmış ve sizden bir müneccim gibi o kuralı bilip, uymanızı istiyorlarmışcasına davranıyorlar. Kurallara uysanız bile suçlu oluyorsunuz,  el kol işaretleri kornalar gırla. Hatta  bazı semtlerde 06 plakaya karşı bir tavır olduğunu  bile söyleyebilirim.Nasılda ayırmışız , ayrıştırmışız kendimizi kendimizden, hem de  topluluğumuzdan . Neredeyse her birimiz ayrı bir krallık ve onun tek hakimi krallar olmuşuz ve nereden geleceği belli olmayan saldırılara uğrayacakmış gibi, tetikteyiz  birbirimize değdiğimiz yerlerimizden.
Nihayet evden çıkabildim. Bugün halamın isteğine ve yardım çağrısına kulak verip İ.M.Ç deki ofisini düzenlemeye, dosyaları derleyip toplamaya ve azda olsa vaktimiz kalırsa temizlemeye gidiyorum.
Bazı insanlar vardır hayatınızda ,onların yanında kendinizi çok iyi hissedersiniz  çünkü oldukları gibidirler ve sizde onların yanında olduğunuz gibi olursunuz.Ben de şimdi yanında  çok rahat ettiğim kişinin yanına, yani halama gidiyorum..

İ.M.Çnin gri merdivenlerinden çıkıp MAJÖR MÜZİK ofisinin  önüne gelen herkes şu manzaraya aşinadır.; büyük  bir tabak, kedi maması ve suyu, ofis kapının önünde kocaman bir kedi paspası (o paspasın sizin için olduğunu asla düşünmeyin  sakın), üzerine prensesler gibi kurulmuş,  sizin ofise girecek olmanızı engellediğini asla umursamayan, ve  bunun için kılını bile kıpırdatmayan, çok geveze, hatta biraz dursa  neredeyse konuşacakmış hissi veren masum yüzlü bir kedi .
Eğer biraz üzerinden atlarsanız ofisin kapısını açarsınız ve neredeyse bir meradaymışsınız da, büyük ve küçük baş hayvanlar akşam üzeri güneşin batmasıyla otlaktan dönüyormuş hissi veren,  kapının üstüne, birinin geldiğini duymak ve anlamak için zincirlere asılmış  çanı duyarsınız.

Kedi engelini aştım, kapıyı açtım, çan sesini duydum ve her zamanki gibi, girişte masasında işlerine gömülmüş Ferhan ablanın gözlüklerinin üzerinden bana bakan gözleriyle karşılaştım. Birbirimize hal hatır sorduktan sonra içeri ofise doğru yöneldim.

İşte orada ,kızıl kısa saçları arkaya özenle taranmış, üstünde pembe, mavi, rengarenk, allı güllü morlu, çiçek desenli ince kazağı(hapishaneden çıktıktan sonra asla koyu renkler giymiyor, giyemiyor) gözünde, benim için, onun çalışkanlığının sembolü olan, üniversite yıllarından aşina olduğum ve ona çok yakıştığını düşündüğüm gözlükleriyle, uzunca masasının üzerindeki dosyalara gömülmüş, hatta ne gömülmesi içinde kaybolmuş  bir halde çalışıyor.
Beni görünce gözlüğünü çıkartıyor ve ona çok yakışan harika gülümsemesiyle
-  Hoşgeldin Serenad , çok işimiz var çoook diyor.
-  İşimizin çok olduğunun farkındayım hala.
Aman allahım nasıl çıkacağız bu işin içinden, koltukların üzeri dosyalarla dolu, koltuğun hemen yanında, yerde yıllarca orada olduklarını zannettiğim sararmış ve tozlu kağıtlar, dosyalar, belgeler.

Beni şaşırtan asıl konu, çalışma masasının üzerindeki karmaşaya,  dağınıklığa ve hatta kaosa rağmen, halamın aradığı belgeyi, biraz zaman alması dışında bulabiliyor olması ve o kargaşanın içinde  çalışmaya devam etmek istemesiydi.
Önce masasının üzerinden başlamayı teklif ettim.

- Aman buraya sakın dokunma  yanarım” dedi.
  
- yerdeki dosyalardan başlıyayım ,dedim.

- onlar için daha erken, dedi.

- koltuk üzerinden başlıyayım bari, dedim

-  haaa! o yarın yapacağımız iş,  dedi

-  Ee  hala, ben niye geldim bugün buraya, ne yapayım ben,  dedim

- Çok karnım acıktı yemek yiyelim önce,  dedi.

Şöyle bir gerçek vardı ki, yemek yiyebilmemiz için masanın uç kısmı boşaltılmalıydı. Masaya gerekli müdahaleyi yapmalımıydım yoksa herşeyi ona ve onun kontrolüne mi bırakmalıydım.
Bana bunu düşündüren neydi, neden böyle hissediyordum. Anı hemen “ben burdayım“ dercesine kendini gösterdi zihnimde .

2019 yazında, halamızın sahnesine konuk olduğumuz, çok eğlendiğimiz ve üç kız kardeş olarak onur duyduğumuz konserler dizisi yaptık.
Bu konserler bizi heyecanlandırdığı gibi seyirciyi de çok heyecanlandırıyordu.Aynı aileden 4 kadın, 4 farklı renk, 4 farklı ses, 4 farklı tarz.

İşte o konserlerden Harbiye Açık hava konserinde olanlar oldu.

Konserimiz bitti fakat izleyicinin alkışı bitmiyor. Birinci bisi yaptık kesmedi, ikinci bis daha da heyecanlandırdı izleyiciyi.
Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci..... bu arada halam her defasında kulise gidiyor, tekrar geliyor ve gidip geldiği mesafe az buz  bir mesafe değil. El ele tutuşup selam veriyoruz, o anda ellerinin üstüne kadar terlediğini, tüm kostümünün sırılsıklam olduğuna şahit oluyorum.
Birazda koruma içgüdüsüyle, yorulduğuna kanaat getirip, şarkının sonunda iyi geceler dileyip, konserin bitiş konuşmasını yapıyorum.

 Ne bileyim ben, genç bir kız gibi, arkadan sahneye seke seke, sekizinci  kez gelip;  “ Atatürk şarkısı söylemeden konser bitirilmez” deyip, yanında da  bana sert bir bakış fırlatacağını.
İşte ben o gece ,halamın nasıl güçlü, yürekli , yorulmayan, Atatürkçü , halkına sevgisi, saygısı sonsuz olan bir sanatçı olduğunu bir kez daha  iliklerime kadar hissetmiştim. O benim halamdı. O Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları aşmış yanık sesi SELDA BAĞCAN’dı.
Eh sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.
Biz de yemeğimizi, masada olmasa da sehpanın üzerinde yedik, yedik yemesine de, yediklerimizden arta kalanların, halam tarafından sokak kedileri için, özene bezene kaplara konması, çok daha fazla zaman aldı.
İ.M.Çnin garaj kapısının, kapanma saati geldi. Her zamanki gibi Ferhan abla 20 dakika önceden arabaya indi, en az iki kez uyarı telefonu açtı bize. Ben elimi dosyalara bile süremedim, hiç bir şeyi burdan alıp oraya koymadım, koyamadım.Harika bir yemek yedim ve tatlı kızlarla (Selda ve Ferhan)sohbet ettim.Bu günlük ofis maceram bu kadarmış. İstanbul’un iş hayatına alışıyor muyum ne, relaks ve gevşek. Benim gibi disipline dayalı  meslek seçmiş biri, buna dayanabilecek mi bilemiyorum, zaman gösterecek.
Kızlar beni Karaköy vapur iskelesine bırakıyorlar.

Kadıköy vapuruna binmeye hazırlanırken polis geliyor yanıma, hemde üç kişi, bir şey söylüyor kısa boylu olanı ama anlamıyorum, ya gürültüden ya da cümle kurulmasını bekliyorum ki ne istediklerini anlayabileyim.. Birbirimize anlamsız anlamsız bakıyoruz saliselerce, sonra daha tok sesli olanı “ kimlik “diyor. Sırt çantamı indiriyorum, cüzdanımı çantamın en derin köşesinden çıkartmaya çalışıyorum, bir yere takılmış, sıkışmış belli,  çıkmıyor, biraz sertçe çekiyorum,  -hah çıktı işte -gösteriyorum kimliğimi, bir kaç dakikada öyle bakışıyoruz, sonra iki kişiye daha sorup gidiyorlar.
Öyle bir anım canlanıyor ki gözümde, belkide hayatımın akışını çok köklü ve kötü bir şekilde değiştirecek türden.
Devlet korosunda çalıştığım zamanlara ait bir anı bu.
Bir gün prova bitimi sonrasında, çok sevdiğim arkadaşım Volkan bana bir çanta emanet etti, yanımdan da ayırmamamı sıkı sıkıya tembihledi.
O gün öğleden sonra bakanlık müfettişi ile bir görüşmem var, daha doğrusu ifade vermeye gideceğim bir konu hakkında. Ulusta opera binasının karşısında bulunan Kültür Bakanlığı binasının garajına arabamı park ettim, arabadan indim, bir kaç adım attıktan sonra Volkan’ın  ” çantayı sakın  yanından ayırma “ dediği aklıma geldi ve geri dönüp çantayı yanıma aldım. Bakanlık binasının  ışıl ışıl yanıp sönen güvenlik kapısından geçerken, deli gibi ötmeye başladı alet. Beni kenara alıp, önce el çantamı açmamı söylediler, çantamı açtım. Daha sonra diğer çantayı açmamı istediler (içinden ne çıkacak bende çok merak ediyorum doğrusu). İnanır mısınız,  çantanın fermuarı  öyle bir sıkışmış ki açamıyorum, açamadım da zaten. Kan ter içinde kaldım, ne yaptıysam nafile, açılmıyor, sıkıştı işte. Başımda bekleyen güvenlik görevlileri de sıkıldı, ben de.  Açmak için çok çaba sarf ettiğimi  gördüklerinden, rol yapmadığımı anlamış olup samimiyetimden dolayı olsa gerek “buyrun hanımefendi  geçebilirsiniz “ diyerek içeri aldılar beni. Müfettiş ile görüşüp ifademi verdikten sonra eve döndüm. Merak edip çantayı açmak hiç aklıma gelmedi. AkşamVolkan aradı olanları anlattım.

“Aman be Volkan bu çantanın içinde ne vardı be kuzum, öttü de öttü bakanlığın kapısında.”

-Nasıl yani, binaya o çantayla mı girdin” diye sesinin tonunun değiştiğini hissettim birden.

“Çantayı açamadım basiretim bağlandı sanki, ne yaptıysam açılmadı” dedim

-ohhh  diyerek rahatladığını duydum telefonda.

“Ne vardı o çantanın içinde Volkan “ dediğimde.

-Bugün prova çıkışında poligona atışa gidecektim, içinde  tabancam ve internetten yeni getirttiğim bugün elime ulaşan Rambo bıçağım vardı”
dediği anda, nefesimin kesildiğini, olduğum yerde ağzımı kapatarak  ve zıplayarak dövündüğümü hatırlıyorum.

Yüzümde bir gülümseme beliriyor, hayallerimden sıyrılıp Karaköy vapur iskelesine geri dönüyorum, polisler uzaklaştılar. Onca kalabalık içerisinden üç kişiyi seçtiler. Ben hep merak etmişimdir bu seçim neye göre yapılır.Bir kez Ankara’da, Hacettepe üniversitesine giden yolda, trafik polisi onca aracın içinden benim arabayı durdurmuştu ve ben bütün iyi niyetimle merak ettiğim şeyi sormuştum.

“Neden beni durdurdunuz”

görevli trafik polisi;

- çünkü frene bastınız”  dediğinde 

- Ne yani gaza mı basmalıyımdım” diye hayretle sormuştum.

-evet, çünkü tereddüt ettiğinizi anlıyoruz, demişlerdi.
Şimdi gerçekten frene basmıyorum, durdurmuyorlar, mantığını anlamak güç.Bir keresinde de Bilkent senfoni orkestrası salonunda,  koroyla konserimiz vardı, bütün bir hafta kapıdaki güvenlikten geçmişiz, artık aşınalar arabalarımıza. Konser günü biraz bakımlı oluyoruz haliyle, sıra sıra koro arkadaşlarımın ,orkestra arkadaşlarımın arabalarını geçirdiler, bana gelince durdurdular, hiç beklemiyordum.çok sinirlendiğimi, hatta ses tonumu yükselterek
-Herkesi geçiriyorsunuz, koroda sanatçı olduğumu söylüyorum,beni  hala bekletiyorsunuz, neye dayanarak bunu yapıyorsunuz ,diye haykırdığımda

- belki onlar sizin kadar güzel değillerdi, cümlesiyle, avını parçalamaya hazır bir panterden, yanakları utancından  kızarmış, küçük bir kız çocuğuna dönüşümümü  de hatırlıyorum.

Ben anılara dalmışken vapur Kadıköy iskelesine yanaşmış bile. Şimdi evime gitmek için Ataşehir dolmuşuna biniyorum, hareket ediyoruz en arkada biri delicesine öksürüyor, sigara öksürüğü değil bu ciğerleri yarılıyor neredeyse, boynumdaki eşarpla ağzımı, burnumu istemsizce kapatıyorum. 
-Umarım hasta olmam, diye geçiriyorum içimden, çünkü Nisan ayında 5 konserim var, hazırlık sürecindeyim zaten. Eve geldim zencefilli çayımı içtim ve C vitamini takviyesi aldım.
İstanbul’da dışarı çıkmak yoruyor beni, o kargaşadan evime dönmeyi seviyorum, anahtarla kapıyı açmamla  evimin kokusu huzur veriyor bana.