1 OCAK 2020
Wuhan'da balık pazarı kapatılıyor
20 OCAK 2020
Dünya Sağlık Örgütü korona virüsü zirvesinde bir araya geliyor
21 OCAK 2020
A.B.D ‘de 6 kişi virüsten ölüyor.
Çin’de vaka sayısı artıyor.
Türkiye havalimanlarında önlemler alınmaya başlıyor.
Almanya hazırlıklarını sürdürüyor
30 OCAK 2020
ÇİN’de Wuhan kentine giriş çıkışlar yasaklanıyor.
6 ŞUBAT 2020
A.B.D.’de hasta sayısı 12 ye yükseldi.
Wisconsinde, Çin’den getirilen 1275 Amerikan vatandaşı, 6 askeri üsse, şubat sonuna kadar gözlem altına alınıyor.
Delta ve American Airlines Çin’e uçuşları durduruyor.
17 ŞUBAT 2020
Çin dışında 26 ülkeye yayılan virüs 1770 den fazla ölüme neden oluyor.
21 ŞUBAT 2020
İtalya’da ilk ölümle birlikte 10 belde kırmızı bölge ilan ediliyor.29 ŞUBAT 2020
A.B.D ‘de kuzey Kaliforniya ,Washington ve Oregon eyaletlerinde de ölümler başlıyor.
Vatandaşlarını İtalya ve Güney Koreye gitmemeleri için uyarıyor.
Irandan gelecek olanları ,A.B.D ‘ye almayacağını açıklıyor.
9 MART 2020 (pazartesi) İSTANBUL
Bugün, ayların yorgunluğunu üstümde hissedercesine gözlerimi açtım yeni güne. Kıpırdamak istesemde, sırtımdaki inanılmaz ağrılardan dolayı bunu yapamadım.
Kendime çok kızıyorum böyle ağrılar hissettiğim zaman,bedenimi hiçe saymışım ve onun isteklerini göz ardı etmişim gibi geliyor. Ayrıca bunun bilincinde olduğum halde, hiç bir şey yapmıyor olmak da suçluluğumun yanında vicdanımı çok rahatsız ediyor.
- Ah be Serenad, güzel kızım (ben kendimle konuştuğum zaman, güzel kızım diye hitap ederim ve çocukluk yüzüm geliverir gözümün önüne; ışıl ışıl , saf, narin, meraklı)
- Yine ne kadar acımasızsın kendine karşı, diyerek başlıyorum cümlelerime
- Şu huyundan hiç vazgeçmedin , vazgeçemedin be yavrum.
- Kendine yeni bir düzen kuruyorsun .Her gün aşkla tutkuyla saatlerce şarkı söylediğin işin ve arkadaşların yok artık. (Devlet çoksesli korosundan ayrılalı bir kaç sene oldu ve çok özlüyorum)
- Kendi yolculuğunu merak ederek çıktığın bu yolculuk, şehir değiştirmeni gerektirdi. İlk başta biraz dirensende sonunda akışa teslim olup Ankara’dan İstanbul’a geldin.
- Yerleşik düzene geçeli , şunun şurasında ne kadar oldu?
- 1 ay
- ah be yavrum, ah be güzel kızım, elbette yorulacaksın şehirler arası git gellerden, son zamanlarda ardı ardına verdiğin konserler de cabası.
Seni asıl yoranın , kendi içinde yaşadığın gel gitler olduğunun farkındasındır umarım .
- ooff yaaa…Bir bırakırsam bu içsel konuşmalar akşama kadar sürer, halbuki yapılacak çok fazla iş ve konuşma var.
SERENAD albümümün çalışmaları iki yıl sürdü. O zaman içerisinde İstanbul’da, çok sevdiğim dostlarımın evinde bazende otellerde kaldım. Ankara’daki güvenlik ve konfor alanımdan çıktığım, o zorlu dönemlerde, neredeyse bir kabin boyu valizin içine sığacak kadar eşya ile yaşamımı sürdürmek çok hoşuma gitti .Ne kadar lüzumsuz harcamalar yapıp, ne kadar ihtiyacım olmayan şeyleri yük ediniyormuşum. İdrake geçtim ve o günlerden bugüne hala öyle yaşıyorum.
Istanbuldaki yeni evim, yeni düşünce tarzımı, aynı zamanda eylemimi yansıtıyor.
Gereksiz hiç bir şey yok alanımda
Büyük metrekarelere de ihtiyacım yok artık
Odalara, ebeveyn banyolarına, limonluklara, kilerlere.
Sadece gökyüzünü ve ağaçları görebileyim yeter bana.
Zihinsel kabuklarımı soydukça, zaman içerisinde lüzumsuz gördüğüm eşyaları hemen ihtiyacı olanlara ulaştırıyorum, tahammülüm kalmamış artık israfa.
Sırt ağrım biraz hafifledi. İlk uyandığımda güne güler yüzle başlamamı engelliyor uzun zamandır. Benim için bir sorun artık bu konu.
Her neyse günümü planlayıp evden erken çıkmam lazım, çünkü Istanbul trafiğine arabayla çıkmaya cesaret edemiyorum hala. İnsanlar vahşice araba kullanıyorlar burada ya da trafiğe çıkınca vahşileşiyorlar.
Sanki genel trafik kurallarının dışında, herkesin kendi kuralı varmış ve sizden bir müneccim gibi o kuralı bilip, uymanızı istiyorlarmışcasına davranıyorlar. Kurallara uysanız bile suçlu oluyorsunuz, el kol işaretleri kornalar gırla. Hatta bazı semtlerde 06 plakaya karşı bir tavır olduğunu bile söyleyebilirim.Nasılda ayırmışız , ayrıştırmışız kendimizi kendimizden, hem de topluluğumuzdan . Neredeyse her birimiz ayrı bir krallık ve onun tek hakimi krallar olmuşuz ve nereden geleceği belli olmayan saldırılara uğrayacakmış gibi, tetikteyiz birbirimize değdiğimiz yerlerimizden.
Nihayet evden çıkabildim. Bugün halamın isteğine ve yardım çağrısına kulak verip İ.M.Ç deki ofisini düzenlemeye, dosyaları derleyip toplamaya ve azda olsa vaktimiz kalırsa temizlemeye gidiyorum.
Bazı insanlar vardır hayatınızda ,onların yanında kendinizi çok iyi hissedersiniz çünkü oldukları gibidirler ve sizde onların yanında olduğunuz gibi olursunuz.Ben de şimdi yanında çok rahat ettiğim kişinin yanına, yani halama gidiyorum..
İ.M.Çnin gri merdivenlerinden çıkıp MAJÖR MÜZİK ofisinin önüne gelen herkes şu manzaraya aşinadır.; büyük bir tabak, kedi maması ve suyu, ofis kapının önünde kocaman bir kedi paspası (o paspasın sizin için olduğunu asla düşünmeyin sakın), üzerine prensesler gibi kurulmuş, sizin ofise girecek olmanızı engellediğini asla umursamayan, ve bunun için kılını bile kıpırdatmayan, çok geveze, hatta biraz dursa neredeyse konuşacakmış hissi veren masum yüzlü bir kedi .
Eğer biraz üzerinden atlarsanız ofisin kapısını açarsınız ve neredeyse bir meradaymışsınız da, büyük ve küçük baş hayvanlar akşam üzeri güneşin batmasıyla otlaktan dönüyormuş hissi veren, kapının üstüne, birinin geldiğini duymak ve anlamak için zincirlere asılmış çanı duyarsınız.
Kedi engelini aştım, kapıyı açtım, çan sesini duydum ve her zamanki gibi, girişte masasında işlerine gömülmüş Ferhan ablanın gözlüklerinin üzerinden bana bakan gözleriyle karşılaştım. Birbirimize hal hatır sorduktan sonra içeri ofise doğru yöneldim.
İşte orada ,kızıl kısa saçları arkaya özenle taranmış, üstünde pembe, mavi, rengarenk, allı güllü morlu, çiçek desenli ince kazağı(hapishaneden çıktıktan sonra asla koyu renkler giymiyor, giyemiyor) gözünde, benim için, onun çalışkanlığının sembolü olan, üniversite yıllarından aşina olduğum ve ona çok yakıştığını düşündüğüm gözlükleriyle, uzunca masasının üzerindeki dosyalara gömülmüş, hatta ne gömülmesi içinde kaybolmuş bir halde çalışıyor.
Beni görünce gözlüğünü çıkartıyor ve ona çok yakışan harika gülümsemesiyle
- Hoşgeldin Serenad , çok işimiz var çoook diyor.
- İşimizin çok olduğunun farkındayım hala.
Aman allahım nasıl çıkacağız bu işin içinden, koltukların üzeri dosyalarla dolu, koltuğun hemen yanında, yerde yıllarca orada olduklarını zannettiğim sararmış ve tozlu kağıtlar, dosyalar, belgeler.
Beni şaşırtan asıl konu, çalışma masasının üzerindeki karmaşaya, dağınıklığa ve hatta kaosa rağmen, halamın aradığı belgeyi, biraz zaman alması dışında bulabiliyor olması ve o kargaşanın içinde çalışmaya devam etmek istemesiydi.
Önce masasının üzerinden başlamayı teklif ettim.
- Aman buraya sakın dokunma yanarım” dedi.
- yerdeki dosyalardan başlıyayım ,dedim.
- onlar için daha erken, dedi.
- koltuk üzerinden başlıyayım bari, dedim
- haaa! o yarın yapacağımız iş, dedi
- Ee hala, ben niye geldim bugün buraya, ne yapayım ben, dedim
- Çok karnım acıktı yemek yiyelim önce, dedi.
Şöyle bir gerçek vardı ki, yemek yiyebilmemiz için masanın uç kısmı boşaltılmalıydı. Masaya gerekli müdahaleyi yapmalımıydım yoksa herşeyi ona ve onun kontrolüne mi bırakmalıydım.
Bana bunu düşündüren neydi, neden böyle hissediyordum. Anı hemen “ben burdayım“ dercesine kendini gösterdi zihnimde .
2019 yazında, halamızın sahnesine konuk olduğumuz, çok eğlendiğimiz ve üç kız kardeş olarak onur duyduğumuz konserler dizisi yaptık.
Bu konserler bizi heyecanlandırdığı gibi seyirciyi de çok heyecanlandırıyordu.Aynı aileden 4 kadın, 4 farklı renk, 4 farklı ses, 4 farklı tarz.
İşte o konserlerden Harbiye Açık hava konserinde olanlar oldu.
Konserimiz bitti fakat izleyicinin alkışı bitmiyor. Birinci bisi yaptık kesmedi, ikinci bis daha da heyecanlandırdı izleyiciyi.
Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci..... bu arada halam her defasında kulise gidiyor, tekrar geliyor ve gidip geldiği mesafe az buz bir mesafe değil. El ele tutuşup selam veriyoruz, o anda ellerinin üstüne kadar terlediğini, tüm kostümünün sırılsıklam olduğuna şahit oluyorum.
Birazda koruma içgüdüsüyle, yorulduğuna kanaat getirip, şarkının sonunda iyi geceler dileyip, konserin bitiş konuşmasını yapıyorum.
Ne bileyim ben, genç bir kız gibi, arkadan sahneye seke seke, sekizinci kez gelip; “ Atatürk şarkısı söylemeden konser bitirilmez” deyip, yanında da bana sert bir bakış fırlatacağını.
İşte ben o gece ,halamın nasıl güçlü, yürekli , yorulmayan, Atatürkçü , halkına sevgisi, saygısı sonsuz olan bir sanatçı olduğunu bir kez daha iliklerime kadar hissetmiştim. O benim halamdı. O Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları aşmış yanık sesi SELDA BAĞCAN’dı.
Eh sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.
Biz de yemeğimizi, masada olmasa da sehpanın üzerinde yedik, yedik yemesine de, yediklerimizden arta kalanların, halam tarafından sokak kedileri için, özene bezene kaplara konması, çok daha fazla zaman aldı.
İ.M.Çnin garaj kapısının, kapanma saati geldi. Her zamanki gibi Ferhan abla 20 dakika önceden arabaya indi, en az iki kez uyarı telefonu açtı bize. Ben elimi dosyalara bile süremedim, hiç bir şeyi burdan alıp oraya koymadım, koyamadım.Harika bir yemek yedim ve tatlı kızlarla (Selda ve Ferhan)sohbet ettim.Bu günlük ofis maceram bu kadarmış. İstanbul’un iş hayatına alışıyor muyum ne, relaks ve gevşek. Benim gibi disipline dayalı meslek seçmiş biri, buna dayanabilecek mi bilemiyorum, zaman gösterecek.
Kızlar beni Karaköy vapur iskelesine bırakıyorlar.
Kadıköy vapuruna binmeye hazırlanırken polis geliyor yanıma, hemde üç kişi, bir şey söylüyor kısa boylu olanı ama anlamıyorum, ya gürültüden ya da cümle kurulmasını bekliyorum ki ne istediklerini anlayabileyim.. Birbirimize anlamsız anlamsız bakıyoruz saliselerce, sonra daha tok sesli olanı “ kimlik “diyor. Sırt çantamı indiriyorum, cüzdanımı çantamın en derin köşesinden çıkartmaya çalışıyorum, bir yere takılmış, sıkışmış belli, çıkmıyor, biraz sertçe çekiyorum, -hah çıktı işte -gösteriyorum kimliğimi, bir kaç dakikada öyle bakışıyoruz, sonra iki kişiye daha sorup gidiyorlar.
Öyle bir anım canlanıyor ki gözümde, belkide hayatımın akışını çok köklü ve kötü bir şekilde değiştirecek türden.
Devlet korosunda çalıştığım zamanlara ait bir anı bu.
Bir gün prova bitimi sonrasında, çok sevdiğim arkadaşım Volkan bana bir çanta emanet etti, yanımdan da ayırmamamı sıkı sıkıya tembihledi.
O gün öğleden sonra bakanlık müfettişi ile bir görüşmem var, daha doğrusu ifade vermeye gideceğim bir konu hakkında. Ulusta opera binasının karşısında bulunan Kültür Bakanlığı binasının garajına arabamı park ettim, arabadan indim, bir kaç adım attıktan sonra Volkan’ın ” çantayı sakın yanından ayırma “ dediği aklıma geldi ve geri dönüp çantayı yanıma aldım. Bakanlık binasının ışıl ışıl yanıp sönen güvenlik kapısından geçerken, deli gibi ötmeye başladı alet. Beni kenara alıp, önce el çantamı açmamı söylediler, çantamı açtım. Daha sonra diğer çantayı açmamı istediler (içinden ne çıkacak bende çok merak ediyorum doğrusu). İnanır mısınız, çantanın fermuarı öyle bir sıkışmış ki açamıyorum, açamadım da zaten. Kan ter içinde kaldım, ne yaptıysam nafile, açılmıyor, sıkıştı işte. Başımda bekleyen güvenlik görevlileri de sıkıldı, ben de. Açmak için çok çaba sarf ettiğimi gördüklerinden, rol yapmadığımı anlamış olup samimiyetimden dolayı olsa gerek “buyrun hanımefendi geçebilirsiniz “ diyerek içeri aldılar beni. Müfettiş ile görüşüp ifademi verdikten sonra eve döndüm. Merak edip çantayı açmak hiç aklıma gelmedi. AkşamVolkan aradı olanları anlattım.
“Aman be Volkan bu çantanın içinde ne vardı be kuzum, öttü de öttü bakanlığın kapısında.”
-Nasıl yani, binaya o çantayla mı girdin” diye sesinin tonunun değiştiğini hissettim birden.
“Çantayı açamadım basiretim bağlandı sanki, ne yaptıysam açılmadı” dedim
-ohhh diyerek rahatladığını duydum telefonda.
“Ne vardı o çantanın içinde Volkan “ dediğimde.
-Bugün prova çıkışında poligona atışa gidecektim, içinde tabancam ve internetten yeni getirttiğim bugün elime ulaşan Rambo bıçağım vardı”
dediği anda, nefesimin kesildiğini, olduğum yerde ağzımı kapatarak ve zıplayarak dövündüğümü hatırlıyorum.
Yüzümde bir gülümseme beliriyor, hayallerimden sıyrılıp Karaköy vapur iskelesine geri dönüyorum, polisler uzaklaştılar. Onca kalabalık içerisinden üç kişiyi seçtiler. Ben hep merak etmişimdir bu seçim neye göre yapılır.Bir kez Ankara’da, Hacettepe üniversitesine giden yolda, trafik polisi onca aracın içinden benim arabayı durdurmuştu ve ben bütün iyi niyetimle merak ettiğim şeyi sormuştum.
“Neden beni durdurdunuz”
görevli trafik polisi;
- çünkü frene bastınız” dediğinde
- Ne yani gaza mı basmalıyımdım” diye hayretle sormuştum.
-evet, çünkü tereddüt ettiğinizi anlıyoruz, demişlerdi.
Şimdi gerçekten frene basmıyorum, durdurmuyorlar, mantığını anlamak güç.Bir keresinde de Bilkent senfoni orkestrası salonunda, koroyla konserimiz vardı, bütün bir hafta kapıdaki güvenlikten geçmişiz, artık aşınalar arabalarımıza. Konser günü biraz bakımlı oluyoruz haliyle, sıra sıra koro arkadaşlarımın ,orkestra arkadaşlarımın arabalarını geçirdiler, bana gelince durdurdular, hiç beklemiyordum.çok sinirlendiğimi, hatta ses tonumu yükselterek
-Herkesi geçiriyorsunuz, koroda sanatçı olduğumu söylüyorum,beni hala bekletiyorsunuz, neye dayanarak bunu yapıyorsunuz ,diye haykırdığımda
- belki onlar sizin kadar güzel değillerdi, cümlesiyle, avını parçalamaya hazır bir panterden, yanakları utancından kızarmış, küçük bir kız çocuğuna dönüşümümü de hatırlıyorum.
Ben anılara dalmışken vapur Kadıköy iskelesine yanaşmış bile. Şimdi evime gitmek için Ataşehir dolmuşuna biniyorum, hareket ediyoruz en arkada biri delicesine öksürüyor, sigara öksürüğü değil bu ciğerleri yarılıyor neredeyse, boynumdaki eşarpla ağzımı, burnumu istemsizce kapatıyorum.
-Umarım hasta olmam, diye geçiriyorum içimden, çünkü Nisan ayında 5 konserim var, hazırlık sürecindeyim zaten. Eve geldim zencefilli çayımı içtim ve C vitamini takviyesi aldım.
İstanbul’da dışarı çıkmak yoruyor beni, o kargaşadan evime dönmeyi seviyorum, anahtarla kapıyı açmamla evimin kokusu huzur veriyor bana.
Çok başarılı olmuş tebrikler. Hakan Ç.
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim Hakan bey.
YanıtlaSilHarikasın Serenad... sevgiler hokkan bey
YanıtlaSil