5 Haziran 2020 Cuma

17 NİSAN 2020 cuma    İSTANBUL

Küçük bir odada yerde yatıyorum, neresi olduğunu bilmiyorum, saçlarım  omuz hizasında ve kırlaşmış. Üzerimde mavi üzerine küçük beyaz  çiçek desenleri olan bir elbise var.

Büyük bir şefkatle yerde yatan bedenime bakıyorum, ona çok yabancıyım fakat hissettiğim minnet duygusu çok fazla.

" Taşıyıcım buymuş " diye geçiriyorum içimden, fakat geri döneceğimi bilerek odadan çıktığımda, yıllar evvel ölmüş olan dayım, hemen ileride beni bekliyor. "Ben buradayım, ona sahip çıkarım  kızım" diyor. 

Kendimi bir anda topraklık bir alanda yüzükoyun yerde yatarken buluyorum. Başımı kaldırdığımda, uzaklarda devasa büyük kuşlar olduğunu görüyorum. Şimdilerde akıllı telefonlarımızın ekranlarını iki elimizle açtığımızda görüntüler nasıl yaklaşıyorsa, gözlerimi biraz kıstığımda uzaktaki görüntüler yaklaşmaya başlıyor.
…Aman tanrım bunlar dinazorlar zamanında yaşayan kuşlar değil mi, ayağa kalkıp yürümeye başlıyorum, anlıyorum ki kuşlar zararsız, saldırmıyorlar.

Elimde, nereye, kime, ne zaman teslim edeceğimi bilmediğim bir emanet var, tek bildiğim onu teslim etmem gerektiği. İlerledikçe bana yol gösterenler çıkıyor karşıma ve emanetimi ulaştırıyorum. O anda bir  bilgi ifşa ediliyor. 
" Boyutlar arasına müdahele edilmemeli". Şimdi hatırlayamadığım bu kuralın bir sayısı bile var, yani başka kurallar da var anlaşılan…
O sırada bedenim geliyor aklıma. 
 "Dönmeliyim". 
Zamansızlık ağır basıyor "nasılsa gömmüşlerdir" diyorum.
Katmanlar arasında dolaşmak daha cazip geliyor bana. 


Uyandım...yatağımdayım... gözlerimi açmak istemiyorum çünkü başım aşırı derecede dönüyor, o sırada rüyamı uzun süre düşünüyorum. Biliyorum ki gözlerimi  açtığım anda, yarısı uçup gidecek hafızamdan, bu yüzden hemen yazıyorum
.
Fantastik rüyamın etkisi geçtiğinde oturduğum yerden kalkıyorum.
Evlerimizde olduğumuz süre içerisinde güzelim İstanbul, bize güneşi 5 ya da 6 gün gösterdi, bu konuda çok bencil buldum kendisini, teessüf ederim. Kalan günlerde ise soğuk, sağanak yağış ve fırtınalar bizimle birlikteydi.

İstanbul yapmıştı yapacağını. Biz onu, onun bizi düşündüğü kadar düşünmesek de, içine etsek de, hava şartlarıyla evlerimizden  dışarıya çıkmamızı özendirmemiş, adeta bir ana şefkatiyle evlerde kalmamızı kolaylaştırmıştı…

Şu an kahkahalarla yazdığım paragrafa gülüyorum. Bir aydan fazladır evde yalnız kalmanın yan etkileri bunlar bence. Belli bir zaman sonra şehriniz, havanız, duvarlarınız eşyalarınız kimlik kazanıyor karşınızda, yoldaşınız oluyor. Trajikomik bir durum doğrusu ama bunu tercih eden ve seçen benim, şikayet yok Serenad.






















18 Mayıs 2020 Pazartesi

24 MART 2020 İSTANBUL

  Günler birbirinin aynı, haftanın gün isimlerinin hiç bir anlamı yok artık, zaman ise uçup gidiveren, bazen hızlı, bazen çok ağır geçebilen, hatta yönetilebilen bir olgu. 

Kitap okumak ve biraz yemek yemeği azaltmamın dışında, sosyal medyanın coşması çok ilgimi çekiyor. Belkide mağara dönemlerinden bu yana ilk kez tüm gezegende yaşayan insanlar, mağaralarımıza çekiliyoruz. Çok şanslıyız ki atalarımız gibi birbirimizden habersiz değiliz. Dünyanın bir ucundaki mağaralarının balkonlarından, harika sesli insanların seslerini duyuyoruz, sokak hayvanları için duyarlı olmaya çağırılıyoruz, herkes birbirine faydalı olacak ne kadar yeteneği veya  bilgisi varsa sosyal medya pencerelerinden aktarmaya çalışıyor.

Bu arada "Evden  konser" vermem için teklifler geliyor, ne diyeceğimi bilemiyorum, hem sevenlerle buluşmak istiyorum, hemde "konserlerin sahnede izleyiciyle göz göze, gönül gönüleyken akan enerji ile daha tatminkar olacağı düşüncesi arasında ikilemde kalıyorum. Hemen bununla alakalı, bir kaç "evden konser" videosu izliyorum ve yapmamaya karar veriyorum, bana hiç zevk vermedi doğrusu. 
 
Bu dönemde sosyal medya ekranlarından, o kadar fazla bilim insanıyla tanış oldum ve öyle güzel bilgiler edindim ki, hepsine minnettarlık duyuyorum şu an. 
Önceliklerimiz nasıl bir anda değişti, bilginin ne kadar değerli
olduğunu ve onu işleyenlerin ne kadar değerli olduklarının farkına vardık toplumca. 
Hayat tüm yaşanılanlara rağmen çok güzel.

5 Mayıs 2020 Salı

Serenad Bağcan İle Soru-Cevap

15 MART 2020 pazar

Bugün, gece geç saatlere kadar kitap okuduğum için, öğlene doğru uyandım. Uzun süredir peşimi bırakmayan, sanki hep bir şeyler yapmalıymışım hissimi körükleyen  "Gün bitiyor, ben hala bir şey yapmıyorum"  cümlesi, beynimin içinde durmadan yankılanıyor ve içeride, çok derinlerde bir yere dokunarak, rahatsız edici bir iç huzursuzluğa dönüşüyor.
Aslında zevkle kitaplarıma gömülmüş, günün nasıl geçtiğini anlamayarak, o kitaptan bu kitaba atlayarak, bir kaç kitabı aynı anda okuyarak harika zaman geçiriyorum, tabiri caizse doyuyorum.

Yeni şeyleri öğrenerek doyarken, anlamlandıramadığım başka türlü bir açlık başlıyor bedenimde, karşı koyamıyorum, aklım fikrim buz dolabımda. Bir kaç sayfa okuyorum, hooop bir bakmışım istemsizce buzdolabımın içindeyim. Anlamsızca ve gereksizce yiyorum, yedikçe pişman oluyorum. Bu pişmanlık duygusuna, nedenini bilemediğim iç huzursuzluğumda eklenince, çok sancılı bir kısır döngünün içinde buluyorum kendimi. Artık ne okuduğum kitaptan zevk alıyorum, ne de yapttıklarımdan. Kendimle savaş halindeyim, tokum ama yinede yiyorum, yemekten bıkıyorum tekrar yiyorum, bu arada kendi kendime de "ne yapıyorsun kızım sen yaaa" diyorum, kesinlikle davranış şeklimi değiştiremiyorum.

Öncelikle şu iç huzursuzluğumun üzerine biraz düşünmeliyim. Düşünüyorum, düşünüyorum.... bu düşünmekle olacak iş değil doğrusu. Meditatif bir durum gerektiriyor anlaşılan, nefeslerime odaklanmaya başlıyorum, derine....derine........en derine derken, annem beliriyor mutfakta, sabahın çok erken saatleri, gece gibi karanlık, gün aydınlanmamış daha. Kahvaltı sofrası hazır olduğu gibi, gün içinde yenecek, bilmem kaç tencere yemek de ocağın üstünde pişmekte. Hay benim güzel annem, sen saat kaçta kalktın da sebzeleri ayıkladın, yıkadın, doğradın.....ve bizi uyandırmamak için sessizce yaptın bütün bunları, hemde bütün bir ömrün boyunca. Bu nasıl bir sorumluluk duygusudur, nasıl bir fedakarlıktır ve zamanı iyi kullanmaktır.
Lise yıllarımda  onikiparmak bağırsağımda ülser oluşmuştu, her sabah patates ile havuç püresi önermişti doktor ve yemeklerimi haşlama olarak yememi söylemişti. Benim müthiş annem, bir yıl boyunca, bıkmadan usanmadan her sabah, erkenden püremi hazırlamış, bir yıl boyunca da bana ayrı yemek yapmıştı. Bir günden bir güne bunun dışına çıkmamıştı, iradeye bakar mısınız...Evimizin düzeninin, tertibinin aksadığına  bir gün bile şahit olmamıştım ve hala da öyledir. Onun kendine has bir disiplini ve iç saati vardır, bunun dışın çıkınca dengesi bozulur );

 Bu anlattığım lise yıllarım, bunun bir de çocukluk dönemi var ki, kendi anneliğimle karşılaştırdığımda sınıfta kaldığım bir konudur bu, sormayın gitsin.

Şöyle bir kadın düşünün; eşi, hem gündüz çalışsın hem de gece, evde sadece  dört beş saat çocuklarıyla birlikte zaman geçirebilsin. Bu kadının üç tane de kızı olsun, onları yeteneklerine göre, iyi yetiştirmek gibi harika bir de  ideali  olsun. 
Bir bakalım bu kadının yaptıklarına.

- sabah erken kalkması,  gün içinde  tüketilecek yeme içme işlerini bir çırpıda bitirmesini anlatmıyorum artık, onu biliyorsunuz,

-okula gidecek bu üç kızın, önlüklerinin ve her gün için ayrıca kolalanmış beyaz yakalarının temizliği (dikkatinizi çekerim 3 kız için, haftanın 5 gününden, 15 yaka eder, aman allahım çin işkencesi gibi),  her birinin bellerine kadar olan uzun saçlarının, yine beyaz kurdelelerle  özenle süslenmesi  (her sabah, bu uzun saçların, çocuksu huysuzluklara katlanarak taranmasından bahsetmiyorum bile ),

- üç kızın okula götürülmeleri, sabahçı olanların sabah erkenden götürülmesi, öğlenci olanı okula götürürken, diğerlerinin alınması, öğlenci olanın akşam alınması.

-eve gelen kızların yemek yedikten sonra, gidecekleri kurslara götürülmesi (jimnastik, bale, halk oyunları, mandolin,masa tenisi, çocuk korosu vs..)

_Bunun yanında sınıf annesi ve okul aile birliklerindeki görevlerini severek yapılması,

- Bu arada evimizde her gün akşam yemekli misafirimizin olması ve olmadığı zaman bunu yadırgayışımız.

 İşte sorumluluk abidesi bu kadın benim annem, şu hayatta onun  yüzde ellisi kadar olabilsem yeter bana.

Hmmm şimdi biraz anlayabiliyorum huzursuzluğumun kaynağını. Böyle arı gibi çalışan bir anneye sahip olunca, oturduğum yerde oturuyor olmak, hatta kitap okuyor olsam dahi, beni çok rahatsız ediyormuş.......çocuklukta ne görürsen onu içselleştiriyormuşsun farkında olmadan. Biraz içim rahatladı. 
Karantina günlerine İstanbul'da yakalandığımdan, onlarda Ankara'da olduklarından ayrı düştük uzunca bir süre. Her gün telefonla konuşuyoruz -Ne yapıyorsun? diye soruyor bazen annem, kendi sorusuna kendi cevap verdiği de oluyor........HİÇ ): ):


10 MART 2020 salı

10   MART 2020  pazartesi         İSTANBUL

Bugün daha sakin bir gün ve önceliğimin kendimde olmasını istiyorum. Şu soruyu sorarken yakalıyorum kendimi ”Ne zamandır  ruhumun isteklerini duymazdan geliyor ve onu umursamıyorum”

Çok fazla  düşündüğümü fark ediyorum, bu kadar düşündüğüme göre, epey  zaman olmuş bes belli.
Sırt ağrım yetmezmiş gibi, bir de üstüne şu rahatsız edici, kaynağının nereden geldiğini bilemediğim ama bana verdiği acının derecesini çok iyi bildiğim, tanıdık  his çörekleniyor beynime.
Nasıl anlatsam bilemiyorum hani birini kırmışsınızda, hatanızı sonradan anlamışsınız ama özür dilemeyi istediğiniz halde bir türlü özür dilemeyi becerememenin verdiği huzursuzluk gibi
ya da
Sevdiğiniz birinin yakında ölecek olmasını bildiğiniz halde, onu ziyaret etmeyi erteleyip  aniden  ölüm haberini aldığınızdaki pişmanlığınız gibi,
veya
kendi isteklerinizi, arzularınızı bilip, bastırmaya çalıştığınızdaki suçluluğunuz gibi,
kısacası
elinizden bir şey geldiğini bildiğiniz halde,  o şey için, bir şey yapmadığınızda hissettiğiniz  kargaşa  gibi.
Yaşam enerjinizi tüketen, daha çok acının,suçluluğun ve içsel huzursuzluğun baskın olduğu  bir durum bu. Söyledklerim inanın hissettiklerimin yüzde elllisi.
Güne bu hislerle uyanmaya başladım artık, Biliyorum ki, kendi kendimle bağlantım zayıfladı.ÖZ’ ümden uzaklaştım.

-sen  çarenin ne olduğunu biliyorsun Serenad.

Adım atmak.
adım atmanın ne kadar değerli bir şey olduğunu biliyorsun.
Bazen duruyorsun, bazen geç atıyorsun ama o adımı hep atıyorsun, hayatın boyunca da  hep attın, şimdi de öyle yap .

HADİ  HADİ  HADİ !!!

Hemen bilgisayarımı açarak, evime yakın bir  yüzme havuzu araştırıyorum. Şu sıralar, geçen ay Ankara konserimden bana yadigar kalan,dizimdeki stress kırığımla da başa çıkmaya çalışıyorum.

Kendime gerçekten çok şaşırıyorum bazen, niye laf söz   geçiremiyorum kendime, neden dizginleyemiyorum bazı şeyleri mantığım uçup gidiveriyor, bulabilene aşk olsun.! Şimdi bile dizim  elverse, aynı gün içerisinde, hem vücut ağırlığımla, hem ağırlıklarla hem de aletlerle çalışırım  zararlı olduğunu bile bile hemde.
Ama içimde laf söz dinletemediğim, asi bir kız çocuğu var ve ben onu kırmaktan çok korkuyorum, kırdığım zaman da  aklım onda kalıyor. Bu sefer elim mahkum istemesemde onu kıracağım , çünkü  dizim gerçekten çok ağrıyor
Bedenimi dinlemeliyim diyorum ama asıl ELENA ‘yı dinlemeliydim. Konser öncesi form tutabilmek için, hem bale eğitmeni hem de vücut geliştirme sporuyla ilgilenen arkadaşım ELENA’ya koşarım hemen. Benim bedenimin ihtiyaçlarını ve dayanıklılığımı arttırabilmemin en iyi yöntemlerini  o sunar bana, tek şikayeti , sürekliliği sağlayamamam ve konserler öncesinde, can simidi gibi ona sarılmamdır. Yinede elinden geleni yapar sağ olsun. “O “her zamanki gibi uyarılarını yapmış, hergün ağırlıkları arttırarak bacak egzersizi yapılamayacağını, kendime zarar verebileceğimi ifade etmişti ama ben ne yaptım dersiniz, her zamanki gibi aşırıya kaçarak hatta bazen de gizli gizli egzersizleri yapıp  dizimi bu hale getirdim.

Ahh,bu ben varya ben, akıllanmayan ben …

Spor konusunda, kendimi bir türlü ehlileştiremiyorum  çocukluğumdan beri. Antreman yapmayı çok seviyorum, belkide bu yüzden konserler öncesi ,saatlerce  prova yapmaktan kendimi alıkoyamamam. Düşünüyorum da kendime  nasıl uygun bir meslek seçmişim, iğneyle kuyu kazsam ancak bu kadar zevk alırıdım.; Aylarca ,haftalarca ,saatlerce konsantre bir şekilde aynı şey üzerinde çalışmak, yıllar once yazılmış eserleri bugüne, bu zamana taşımak, taşırken bestecisinin gözünden bakabilmek  ve algılayabilmek bazende ,çıraklıktan ustalığa geçme yollarını aramak.

Fakat bilgilendikçe, çıraklığın harika bir kamçılayıcı olduğunu anlıyorum  Ustalık, benim kendi kendime ulaşabileceğim” hah şimdi usta oldum” diyebileceğim bir şey değilmiş

Ustayı, usta yapan şey hiç  bir zaman usta olamayacağının farkında olmasıymış.
Siz başkalarının gözünde usta olmuşsunuzdur belki, bununla birlikte kendi içinizde oraya hiç bir zaman ulaşamayacağınızı bilirsiniz, çünkü hep daha fazlası vardır. Bu hal ve tavırı, çevremde tanıdığım  hatta birlikte çalıştığım , benim için ustalık mertebesinde olan kişilerde de  gördükçe ,yanılmadığımı anlıyorum.
Ustaların o kendini bilmeme, bilememe ve mutevazı halleri, onlara ayrı bir gizem ve çekicilik katıyor.
Yetenekleriyle asla övünmüyorlar ve yetilerinin  kendileri için sıradan olduğunun bilincindeler .
Bir ustanın en önemli değeri bence; kibirden  ve kibrinden sıyrılmış olması .
Hem kibire, hem  de yeteneğe sahipseniz yandınız. İçinizde, ne zaman patlayacağı bilinmeyen bir saatli  bomba taşıyorsunuz demektir. Aman dikkat edin, o bombanın ,ne zaman  ve kime patlayacağı sizin iradenize bağlı olabilir ve devamlı tetikte olmak  hem çok yorucu hem de sağlığınız için çok tehlikeli bir durum olabilir.
Neyse evime yakın bir havuz bulabildim sonunda , yani ilk adımımı attım, şimdi ikinci adım da sıra,
“sürekliliği sağlamak”
yani sabah sıcacık yatağınızdan
“ aman boş ver bugün de gitmeyiver “
diyen ,baştan çıkarıcı sese kulak vermemek ve hedefinize kilitlenerek rutine bağlamak .Çoğumuz bu evrede duvara toslamıyor muyuz zaten ,en azından ben. Bu durumla çok savaştığımı hatırlıyorum hatta benim durumum biraz daha tehlikeli bir boyuta varıyor sonunda.
Nasıl? mı.
Ben ,ya hep ya hiç cilerdenim. Bir şeyi ya yapıyorum ya da hiç yapmıyorum veya  yarıda bırakıyorum.
Rutini oluşturana kadar büyük bir çaba harcıyorum, rutin oluştuktan sonra,bu durum  alışkanlığa ,oradan da bağımlılığa evriliveriyor Sonrası; kendi  sınırlarımı keşfetmek, onları  genişletme arzusu, gerekirse  zorlamak , kendimi aşmak hatta ,sınırlarımı bilememenın verdiği doz aşımı ile kendime zarar vermek gibi bir döngüye de girebiliyor çoğu zaman.
Bununla alakalı ve beni şimdilerde bile çok güldüren bir anım canlandı hafızamda.
Yıllar once sokak dövüş sporlarına merak salmıştım, o kadar sert olduğunu bilmeden başlamıştım bu spora  ama yapılan antremanın  zorluk  derecesi  çok  hoşuma gittiği için devam etmiştim. Aynı zamanda yoga dersleri alıyor, bu da yetmezmiş  gibi yüzmeye de gidiyordum.
Bununla yetineceğimi zannediyorsanız yanılıyorsunuz, çünkü bu sırada  Devlet çoksesli korosu sanatçısı olarak, turneden turneye ,konserden konsere koşturuyorum ve çok severek şarkı söylediğim Anadolu Selen Oda korosu ve Orfeon Oda korolarının da birer üyesiyim. Bu korolarında provaları ve konserleri oluyor doğal olarak. Şimdi  bile  düşününce çıldıracak gibi oluyorum. Nasıl yetişmişim onca şeye nasıl zamanı ziplemişim anlayamıyorum. ”Tutku herşeydir” diyorum başkada  bir şey demiyorum.
İşte o çıldırdığım günlerden biriydi zannedersem, işten çıktıktan sonra arkadaşlarımla yoga dersimize gittik ,harika bir ders yaptıktan sonra, arkadaşlarım ve  hocam Atilla Güllüye  yüzmeye gideceğimi söyledim ,arkadaşlarım beni çok iyi tanıdıkları için

“ İşin b...unu çıkartma serenad otur oturduğun yerde”  deseler de , hocam da” çok tavsiye etmiyorum Serenadcım” dese de , her zamanki gibi onları  dinlemedim ve 45 dakikalık yüzme antremanımı  büyük bir iştahla gerçekleştirdim. Antremanımı tamamladıktan sonra havuzdan çıktım, eşyalarıma doğru yürürken biri, dizlerimin arkasından eklem yerlerime gelecek şekilde öyle bir vurduki, dizlerimin üstüne kapaklanmamak için  kendimi zor  tuttum ve büyük bir hışımla arkama döndüm , kim yaptı bunu bana diye ama arkamda kimsecikler yoktu.
Hani “dizlerimin bağı çözüldü “derler ya,o cümlenin ne anlama geldiğini işte o zaman anladım.Terliklerimi hedefledim ve onlara doğru yürürken, bir kaç kez daha arkamdan dizlerime tekrar tekrar vurdular, şaka bir yana terliklerimin yanına geldiğimde,

“ hay aksi, parmak arası terlik getirmekte neyin nesi şimdi, nasıl giyececeksin onları ayağına serenad ” dediğimi hatırlıyorum.

Zangır zangır titreyen bacaklarımın eşliğinde , titreyen ayak parmaklarımı ,ıskalaya ıskalaya da olsa , terliklerime geçirmeyi başarabilmiştim ama kaç dakikada onu bilemiyorum.
Akşam geç saatte başlayacak olan sokak dövüş antremanıma gitmediğim, daha doğrusu gidemediğim için kendimi çok suçlu ve kötü hissettiğimi anımsıyorum. Acaba gidebilseydim ne olurdu,diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum.
Eh hayattan derslerimizi alarak ilerliyoruz,umut ediyorum ki bu konuda biraz yol alabilmişimdir.
Bakalım zaman gösterecek.



Güneş daha bir başka batıyor sanki istanbulda, dışarıdaki hayatımın hızına ve karmaşasına inat, evimin penceresinden daha dingin ve yavaş kaybolup gidiyor, koca şehrin silüetinin arkasında.



4 Mayıs 2020 Pazartesi

14 MART 2020 cumartesi

14 MART 2020   İSTANBUL

Sabah kalkar kalkmaz, yarım bıraktığım ve  okumayı planladığım kitaplarımı masamın üzerine özenle istifledim. 
Beynimin içinde "yapılacaklar listesi" olmadan, istediğim şeye odaklanmaya o kadar açım ki, hepsini birden okuyabilirim.
Gözümü kan bürüdü derler ya, benim gözümü de kitaplar bürüdü fakat bu durumun içinde birazda açgözlülük var, hissediyorum.

Bütün gün kitap okuyorum, arada bir evimin camını açtığımda, şehrin her zamankinden daha az ses çıkartıyor olması çok hoşuma gidiyor.
Pencerem yeşillik bir alana bakıyor, çok işlek olmayan bir caddeyi de görüyor uzaktan, daha çok gökyüzünü görebildiğim için tercih ettim bu evi. Bahçe katı olmasına rağmen, yeşillik alanın biraz kuytusunda kaldığından mıdır nedir kimseler gelip geçmiyor penceremin önünden. Anlayacağınız benim yaşadığım karantina koşulları, hayatım boyunca her zaman yapmayı istediğim inziva günlerine dönüşüyor.

 Bir kitabı bırakıp, diğerine geçiyorum, biraz okuyup başka birine geçiyorum biraz zor oluyor elbette, zor olmasının  nedenini anlatayım size.
Uzun yıllar evvel, altını çizerek okuduğum bir kitabı elime aldığımda, hiç bir satırı hatırlamadığımı görünce, kendimi epey kötü hissetmiştim. Çare olarak, özet çıkartarak okumayı alışkanlık haline getirme sözü vermiştim kendime. 
O gün bugündür okuduğum her kitabın yazılı özeti vardır bende.
Bu satırları günceme yazarken, 
-Neden bunu yapıyorum, bu davranışımın asıl kaynağı nedir?- 
diye soruyorum kendime, bilirsiniz kendimi kanırtmayı pek severim.

Çocukluğumun pazar sabahlarına götürüyor zihnim beni. Annem ve babamın odalarındaki yataklarının baş ucu, kütüphane şeklindeydi ve yüzlerce kitap vardı.
En büyük eğlencemiz ise babama, kütüphanesindeki bir  kitabın yazarının ismini söyleyip, yazdığı kitabın adını ona  sormak ya da kitabın adını sorduğumuzda, yazarın ismini bilmesini istemekti.

 Buraya kadar gayet normal değil mi, harika bir oyun. İşte şimdi asıl anormal olan bölüme geliyoruz.
Benim babam, sorduğumuz her kitabın adını ve  yazarlarının ismini bildiği gibi,
" şu kitabın  şu nolu sayfasını açın çocuklar, orada şöyle bir cümle göreceksiniz veya şu şiiri göreceksiniz" der ve o şiiri ya da cümleyi ezbere okurdu bize. 
Her kitabın bitiş cümlesini ezbere bildiği gibi, kahramanlarının isimlerini hatırlar, hikayeyi hiç unutmaz, anlatırken duygusuna girer, gözleri de dolardı zaman zaman. 

Çocukluğunda bu adam, yani benim babam, bir kitap kahramanına özenip, karanlık, pis kokan, ne tür hayvanların cirit attığını bilmediğimiz, şimdi bile düşündükçe tüylerimi ürperten o yere, şehir kanalizasyonuna inip, uyuz olmuş bir adamdı. Konusu açılınca, aynı maceraperestlik ve çocuksu hali ile zevkle anlatır bu çocukluk anısını.

Evet, neden özet çıkartarak okuyormuşum şimdi anladım.
Rol modelim, okuduğu her kitabı içselleştirip hafızaya kazıyan yarı deli, yarı dahi bir adammış. İnsan çocuklukta ne görürse onu işlermiş ya, benimki de o misal işte. 

2 Mayıs 2020 Cumartesi

13 MART 2020 cuma

13 MART 2020                                           İSTANBUL


   Sabah yeni bir sürece başladığımı bilerek uyandım yeni güne. Öncelikle mabedimi, yani evimi temizlemek geçti içimden, hiç ertelemeden temizliğe başladım hemen. Büyük bir keyifle evimi düzenlerken, içimde anlamlandıramadığım sevinç ve rahatlama  duyguma anlam aramaya çalışırken buldum kendimi. Kısa süre de olsa, evde vakit geçirmek, daha doğrusu kendimle vakit geçirecek olmak beni çok keyiflendiriyor ve heyecanlandırıyor.

Kendimi oldum olası hep merak ettim ben. Kimim, bu beden içinde ben neyim ve nerdeyim , ne yapmak için buradayım, aynada gördüğüm kim, aslolan ben nerdeyim, deli sorular işte. 
Her defasında da, zorlu ve sancılı bir sürecin bitiminde "Benden  öte bir ben"le karşılaşıyor olmak müthiş keyif veriyordu bana.

Aniden içimde hissettiğim coşkuyla, yıllar öncesine gittim birden Ceylan Daş'ın "Büyümek ve Olgunlaşmak"adlı kitabını, bir buçuk ay evden çıkmayarak, kitapta yazan bütün kişisel çalışmaları, bazen acı çekerek, çoğunlukla  salya sümük de olsa yaparak, kabuğumu çatlattığımı hatırladım.

 Asıl farkettiğim şey ise, çatlayan bu kabuk gibi nice kabuklara sahip olduğum ve onları da çatlatmak için derin bir istek ve cesaret buluyor olduğumdu. 
Ne yalan söyliyeyim o an  içimden geçen şey,
--bir yıl eve kapanayım, üzerimdeki mi, içimdeki mi, her neremdeyse, bu görünmeyen kabuklarımı, çatlayacaklarsa  çatlatayım, patlayacaklarsa patlatayım ve ben, ilk doğduğum andaki "Ben"ime geri döneyim-düşüncesiydi.
Gülüyorum kendi kendime, yıllar geçmiş kabuklar bitmemiş ve ben aynı istek ve cesaretle tekrar evime kapanmayı istiyorum, istemek ne kelime bunun için yanıp tutuşuyorum.
Benim yıllardır yapmak isteyip de, yapamadığımı bir virüs yaptırttı  ya bana, bravo o güçlü virüse.